Gelecekteki Fırtınalar İçin Bugünün Güneşini Kaçırma!

Efendim herkese merhabalar, yeni bir yayına, yeni bir blog yazısına daha hoş geldiniz. Bugün sizlerle alışılmışın dışında, farklı bir ortamdan paylaşımlarda bulunuyorum çünkü Türkiye’ye tatile geldik. Şu an sizlere güzel Aydın’ımızdan, Kuşadası’ndan sesleniyorum. Bugün üzerinde durmak, derinlemesine konuşmak ve araştırma sonuçlarını paylaşmak istediğim çok özel bir konu var. Hatta şu an önümde de bu konuyla bağdaştırdığım, Mac Robinson imzalı harika bir kitap duruyor: The Let Them Theory. Hem biraz bu değerli kitaptan feyzalarak hem de genel olarak hayatımızı çevreleyen, bizi zaman zaman esir alan korkularımızdan konuşmak istiyorum.

Bu arada yaptığım yayınları beğeniyor ve yeni yayınları kaçırmak istemiyorsanız dinlediğiniz platformlardan abone olarak tüm yayınlara anında ulaşabilir veya [patreon] üzerinden bana destek olabilirsiniz.

Gelin, hep birlikte hayatımızdaki tüm korkuları masaya yatıralım. Şu an neyden korkuyorsanız, zihninizi kurcalayan ne kadar endişe varsa hepsini bu hesaba dahil edin. Yapılan bilimsel araştırmalara baktığımızda, bizi uykusuz bırakan bu korkuların neredeyse %95’inin henüz gerçekleşmemiş, tamamen geleceğe dair varsayımsal senaryolardan ibaret olduğunu görüyoruz. İşte tam da bu noktada, henüz gerçekleşmemiş bu hayali korkuların gerçek anlamda hayatımızda bizlere neler yaptığından; hem psikolojik hem de fiziksel sağlığımıza ne gibi zararlar verdiğinden bahsetmek istiyorum. Tabii ki sadece sorunları konuşmakla kalmayacağız; bilimsel olarak bu kısır döngünün nasıl çözülebileceğini, beynimizi bu yükten nasıl kurtarabileceğimizi de pratik yollarıyla ele alacağız.

Belki yayınları ve yazılarımı yeni takip edenler, aramıza yeni katılanlar olabilir; onlar için hemen kısa bir hatırlatma yapalım: Biz bu yayınlarda ne yapıyoruz? Ben sizler için bilimsel araştırmaları okuyorum, derliyorum, bir araya getiriyorum ve ortaya haftalık, rafine bir podcast/yazı serisi çıkarıyorum. Böylelikle günlük hayatımızda karşımıza çıkan sorunların bilimsel olarak nasıl çözülebileceğini, hayatımızı nasıl daha ileriye ve olumlu bir noktaya taşıyabileceğimizi konuşuyoruz. Eğer hazırsanız, daha fazla beklemeden buyurun konunun tüm detaylarına derinlemesine geçelim.

Korkularımızın Kökeni: Modern Dünyanın mı, Yoksa İlkel Atalarımızın mı Suçu?

Belki bu aralar kendinizi çok fazla endişeli hissediyor ve bu durumu modern hayatın getirdiği strese bağlıyor olabilirsiniz. Benim gibi siz de hayatınızda pek çok şeyden korktunuz, belki de bu korkularınız hala tüm hızıyla devam ediyor. İtiraf etmeliyim ki benim de hala hayatımda aşmaya çalıştığım bazı korkularım mevcut. Fakat bugün bahsedeceğim gerçek şu ki, bu korkuların büyük bir kısmı ne doğrudan bizim şahsi suçumuz ne de içinde yaşadığımız modern dünyanın bir getirisi. Peki, nereden geliyor bu korkular biliyor musunuz? Binlerce yıl öncesinden, ilkel çağlardan bizlere kalan biyolojik ve evrimsel bir miras bu. Evrimsel psikolojide bu duruma Negativity Bias, yani Türkçesiyle olumsuzluk eğilimi deniyor.

İlkel çağlarda yaşayan atalarımızın hayat mücadelesini bir hayal edin. Çalılıkların arasından en ufak bir ses geldiğinde, “Aman canım ya, bir şey olmaz, rüzgardır, alt tarafı bir esintidir” deyip iyimser yaklaşan atalarımız, muhtemelen o çalılığın arkasındaki bir aslana ya da kaplana yem oldu gitti. Dolayısıyla o iyimser atalarımız hayatta kalamadıkları için üreyemediler ve soylarını devam ettiremediler. Öte yandan, en ufak bir yaprak kımıldamasında, rüzgarın en hafif esintisinde dahi “Burada bir aslan olabilir, kaplan olabilir, büyük bir tehlike var, hemen kaçalım” diyerek en olumsuz senaryoyu yazan ve sürekli korkuyla hareket edenler hayatta kaldı. İşte o korkak ama hayatta kalan ilkel insanların soyları devam etti ve bilimsel olarak bizler onların torunlarıyız.

İnsan anatomisi incelendiğinde, evrimsel süreç boyunca en az değişim gösteren ve yapısal olarak neredeyse aynı kalan organlarımızdan bir tanesinin beyin olduğu görülüyor. Dış görünüşümüz değişiyor, kemik yapımız, cildimiz, tırnak yapımız başkalaşıyor ama beyin o kadar da değişmiyor. İşte o avcı-toplayıcı dönemden günümüze kadar, beynimiz yapısal olarak o iyimser atalarımızı eleyen evrimsel mekanizmayı korudu. Seçilen ve hayatta kalan genler, sürekli olarak korkulara ve tehlike senaryolarına bağlı hareket eden insanlara ait oldu.

Peki, günümüze gelelim. Şimdi etrafımızda bizi yemeyi bekleyen bir aslan var mı? Sokakta yürürken bir kaplan çıkıp bize saldırabilir mi? “Bir rüzgar esti ama şuradan bir yırtıcı hayvan çıkar, bizi yer” diyor muyuz? Hayır. Modern şehir hayatımızda böyle bir ihtimal var mı? Tabii ki hayır. Ama beynimiz ne yazık ki bu ilkel savunma mekanizmasını hiç değiştirmemiş. Ta o yıllardan bugüne kadar insan beynine bakıldığında, belirsiz durumlar karşısında hala benzer korku süreçlerini işlettiği, benzer hormonları salgıladığı ve benzer kaçma davranışlarında bulunduğu gözüküyor. Aslında beynimizin birincil tasarımı bizi mutlu etmek için değil, sadece ve sadece hayatta tutmak içindir. Mutluluk, beynin görev listesinde ikinci, hatta üçüncü maddelerde yer alır.

Amigdala: İçimizdeki Hiç Susmayan Alarm Sistemi

Beynimizin temel görevi hayatta kalmamızı sağlamak olduğu için, beynimizin derinliklerinde yer alan, küçücük, badem şeklindeki o yapı yani amigdala, adeta 7/24 çalışan bir alarm sistemi gibi görev yapar. Günümüz dünyasında bizi fiziken yiyecek, hayatımızı doğrudan tehlikeye sokacak hiçbir vahşi hayvan yok belki; ama ne zaman hayatımızda bir belirsizlik belirse amigdala hemen devreye giriyor. Ve bize fısıldamaya başlıyor: “Bak bu bir sorun! Gerçekleşebilecek bu olumsuzluk senin hayatını mahvedebilir, seni hayatta tutamayabiliriz, hemen bir şeyler yapmalısın!” İşte bu noktada korkular tetikleniyor, hormonlar salgılanıyor ve biz daha olay gerçekleşmeden, hatta o olayın gerçekleşme ihtimali istatistiksel olarak küçücük dahi olsa, zihnimizde devasa felaket senaryoları kurmaya başlıyoruz. Tüm insanlığın temel psikolojisi, amigdalanın bu çalışma prensibi yüzünden ne yazık ki bu şekilde işliyor.

Peki, bu sürekli tetikte olma hali ve korkular bize ne yapıyor? “Ne olmuş yani, korkuysa korku, hayatın tuzu biberidir, varsın o da oluversin” diyebilirsiniz. Keşke o kadar masum olsaydı. Korkular hayatımıza dahil olduğunda ne oluyor biliyor musunuz? Çok çarpıcı bir bilimsel gerçektir ki; beynimiz gerçek bir tehdit ile tamamen zihnimizde yarattığımız hayali bir tehdidi birbirinden ayıramıyor. Bunu gündelik bir örnekle somutlaştıralım:

Yoğun ve çok yorucu bir iş gününün ardından eve geldiniz. Vücudunuz bitkin. Güzelce duşunuzu aldınız, yemeğinizi yediniz. Üzerinize en rahat kıyafetlerinizi giyip çayınızı demlediniz. Akşamın ilerleyen saatleri, ışıkları kapattınız ve artık uyumak üzere yatağınıza geçtiniz. Vücudunuz gevşemiş, beyniniz yavaş yavaş “Artık uyuyalım, dinlenelim” sinyalleri veriyor. Tam o esnada aklınıza aniden ufacık bir düşünce, bir soru geliyor: “İş yerinde de işler son zamanlarda o kadar iyi gitmiyor sanki, ya beni işten çıkarırlarsa?”

İşte bu soruyu hafızanızdan sadece geçirdiğiniz, bunu sözlü olarak telaffuz bile etmediğiniz an ne oluyor biliyor musunuz? Beyniniz bu hayali senaryoyu o an karşısında bir aslan varmış gibi gerçek bir tehdit olarak algılıyor ve hemen “Biz stres hormonlarımızın hepsini salgılayalım, çünkü hayati bir tehlikeyle karşı karşıyayız, bir an önce buna bir çözüm bulmalıyız” diyerek alarm düğmesine basıyor.

Stres hormonları olan kortizol ve adrenalin vücudunuza salgılandığı an, öncelikle psikolojik olarak odaklanma yeteneğinizi kaybediyorsunuz, yaratıcılığınız ölüyor ve zamanla kendinizi sürekli bir tükenmişlik hissiyatı içinde buluyorsunuz. Penn State Üniversitesi’nin yaptığı araştırmalar, bu durumun fiziksel olarak kronik yorgunluğa, şiddetli kas gerilimlerine, ciddi uyku bozukluklarına ve doğrudan bağışıklık sisteminin zayıflamasına yol açtığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Henüz gerçekleşmemiş, olmamış ve belki de hiç olmayacak bir ihtimal yüzünden, kendimize sürekli olarak hem fiziksel hem de psikolojik zararlar veriyoruz; sağlığımızı, huzurumuzu feda ederek kendimizi hayali bir hapishaneye mahkum ediyoruz.

%91.4 İllüzyon: Penn State Üniversitesi Araştırması

Şimdi gelin, insana gerçekten ilham veren ve zihnini açan o muazzam bilimsel araştırmaya göz atalım. Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nde (Penn State), yaygın endişe bozukluğu olan insanlar üzerinde son derece çarpıcı bir çalışma gerçekleştirildi. Ben de bu araştırmayı detaylıca okuyunca, bu konuyu mutlaka sizlerle paylaşmalıyım diyerek bu yayını hazırlamak istedim. Araştırmada katılımcılardan, 10 gün boyunca gün içinde yaşadıkları tüm endişeleri, korkuları ve felaket senaryolarını tek tek, ham haliyle kaydetmeleri isteniyor. Ardından bu insanların yaşamları takip edilerek, kaydettikleri bu korkulardan hangilerinin gerçek hayatta karşılık bulduğu inceleniyor.

Ortaya çıkan sonuç gerçekten çok ilginç ve ezber bozan türden: Katılımcıların kaydettiği endişelerin tam %91.4’ü hiç gerçekleşmemiş! Evet, yanlış duymuyorsunuz; kafamızda kurduğumuz, “Ya şöyle olursa, ya böyle mahvolursam” dediğimiz olayların, felaketlerin %90’ından fazlası tamamen zihnimizin ürettiği bir illüzyondan ibaret. Hayatımızın dengesini bozmayacak, bizi tehlikeye atmayacak şeyler.

Üstelik araştırma burada da bitmiyor. Geriye kalan o %8.6’lık gerçekleşen korkular kısmı var ya; katılımcıların büyük çoğunluğu, o korktukları durumlardan biri başlarına geldiğinde, beklediklerinden çok daha yüksek ve iyi bir performans gösterdiklerini, o sorunla kolaylıkla baş edebildiklerini belirtmişler. Yani bilim bize açıkça şunu söylüyor: Korktuğunuz şeylerin ezici bir çoğunluğu hiçbir zaman yaşanmayacak; yaşansa bile o durum, sizin geçmiş tecrübeleriniz ve potansiyelinizle kolaylıkla üstesinden gelebileceğiniz bir boyutta kalacak.

Peki Çözüm Ne? İlkel Alarm Sistemini Sakinleştirme Yolları

Tamam, korkuların kökenini anladık, beynimizin bize oynadığı oyunları ve bilimsel yüzdeleri gördük. Peki buradaki çözüm ne? Bu korkular bize fiziksel ve psikolojik hasarlar veriyorsa, hayatımızın yönünü sürekli negatife çekiyorsa ne yapacağız? Amigdala yüzünden devreye giren bu ilkel alarm sistemini nasıl sakinleştireceğiz? Araştırmaların ve psikolojinin bizlere sunduğu birkaç adet pratik ve etkili çözüm yolu var:

  1. Yazının Gücünü Kullanmak (Korkuları Kağıda Dökmek): Penn State’teki araştırmacıların fark ettiği en önemli şeylerden biri; katılımcılar ne zaman korkularını kağıda döküp somutlaştırsalar, o korkuların gizeminin ve zihin üzerindeki yıkıcı gücünün kaybolmaya başladığıdır. Şu an bu yazıyı okuyan herkesin hemen şu saniye yapabileceği kadar basit bir yöntem bu: Korkularınızı, başınıza gelebileceğini düşündüğünüz en kötü senaryoları net bir şekilde bir kağıda yazın.

    Emin olun, bunu yaptığınızda o korkuların üzerinizdeki etkisi çok büyük oranda azalacaktır. Çünkü kağıdı kalemi elinize aldığınızda, beynimiz daha önce de bahsettiğim Sistem 1 ve Sistem 2 mekanizmalarını devreye sokar. Hayali düşünceler kafamızın içinde uçuşurken otomatik, hızlı ve duygusal olan Sistem 1 devrededir; bu da felaket senaryolarını büyütür (Hatta bu konuyu detaylandırdığım yayın linkini de sizler için buraya bırakıyorum).

    Ancak oturup mantıklı bir şekilde yazmaya başladığımızda, rasyonel ve analitik düşünen Sistem 2 devreye girer. Sistem 2 kağıda bakar ve sorar: “Bir dakika, mantıklı düşünelim; bu korkunun gerçekleşme ihtimali istatistiksel olarak gerçekten nedir? Bunun bana artısı nedir, eksisi nedir?” Yazmak, işin bütün büyüleyici ve ürkütücü gizemini ortadan kaldıran, bilimsel olarak işe yaradığı kanıtlanmış muazzam bir çözümdür.
  2. Kontrol Alanına Odaklanmak: Yazımın başında bahsettiğim The Let Them Theory kitabının da ana odak noktası tam olarak burasıdır. Kitapta vurgulandığı üzere, insanoğlunun en büyük sorunlarından bir tanesi, sürekli olarak kendi kontrolü dışındaki şeyler üzerinde düşünmesi ve bunları değiştirmeye çalışmasıdır. İnsanlar bu yüzden enerjilerini, emeklerini ve en değerlisi zamanlarını boş yere harcıyorlar.

    Oysa insanın sadece ve sadece kendi kontrol edebileceği alanlara odaklanmasının gücü inanılmaz derecede büyüktür.

    Filozof Epiktetos’un bu araştırmaları yaparken denk geldiğim harika bir sözü var, tam bu durumu özetliyor: “İnsanları huzursuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşleridir.”

    Hayatımızdaki korkuları “kontrol edebileceklerimiz” ve “kontrol edemeyeceklerimiz” olarak ikiye ayırdığımızda fark edeceksiniz ki, korkularımızın çok büyük bir kısmı asla müdahale edemeyeceğimiz alanlardan besleniyor. Bugün ekonomi ne olacak, makro dengeler nasıl gidecek, genel piyasa koşulları nereye evrilecek gibi konuları bireysel olarak tamamen kontrol etmemiz ne yazık ki imkansız. Ancak bu kontrol edemeyeceğimiz şeyler üzerine saatlerce, günlerce zihnimizde senaryolar kurup kendimizi yıpratıyoruz. Diğer insanların bize karşı ne yapacağını veya ne diyeceğini de kontrol edemeyiz. Bizim kontrol edebileceğimiz tek kısım, kendi atacağımız adımlardan ibarettir. Ekonomi için bireysel olarak para biriktirebilmek, yeni bir iş fikri geliştirmek, kendi işini yaratmaya çalışmak, daha iyi bir pozisyona geçmek için kendini geliştirmek bizim kontrolümüzdedir; ancak dış pazar ne olacak, ithalat ne olacak, sektör gelişecek mi gelişmeyecek mi gibi makro şeyleri saplantı haline getirmek, sadece boş yere kendimizi üzecek korkular yaratmaktır.
  3. Farkındalık ve Şimdiye Dönmek: Bedeniniz bugünteyken, zihniniz hala geleceğin belirsizliğinde yaşıyorsa ne yazık ki orada çok ciddi bir gerilim hattı oluşur. Ve bu gerilim hattı sizi sürekli olarak huzursuz etmeye, strese boğmaya devam edecektir. Bunun yegane çözümü ise, hayatınızdaki şu ana, bulunduğunuz dakikaya odaklanmayı başarabilmektir.

Zor Olan Uygulamaktır ama Anahtar Sizin Elinizde

Biz bu yayınlarda, bu yazılarda sürekli konuşuyoruz. Bahsettiğim, araştırmalardan derlediğim bu çözümler aslında teoride çok basit, son derece yalın şeyler; farkındayım, çok karmaşık formüllerden bahsetmiyoruz. Fakat hayatta çoğu şeyde olduğu gibi, neyin yapılacağı çok açık ve net olsa da bunu istikrarlı bir şekilde uygulayabilmek, hayata geçirebilmek işin en zor kısmıdır.

Hayatta pozitif bir insan olabilmek, zihni temiz tutabilmek için sürekli okuyor, araştırmalar inceliyor ve kitaplar deviriyorum. Ve her seferinde fark ediyorum ki, dünyanın en zor şeylerinden biri olumlu kalmayı başarabilmek, kendinize yeni bir iyi özellik katabilmek ya da kötü bir alışkanlıktan kurtulabilmektir. Adım adım ne yapılması gerektiği internette, kitaplarda, her yerde var; bilgiye ulaşmak artık çok kolay. Ancak bunu hayata geçiren insan sayısı ne yazık ki %1’den bile daha az. İşte bu yüzden her şey yine insanın kendisinde bitiyor, kendi iradesiyle uygulayabileceği çözümlere dayanıyor.

Bugünkü konuyu şahsi adıma toparlayacak olursam; hayatı henüz yazılmamış, yaşanmamış senaryoların korkusuyla, amigdalanın o %95’lik hayali felaket senaryolarıyla yönetmek, bence bu dünyada bir ömür geçirmek için seçilebilecek en kötü yollardan bir tanesidir. Bu hayali prangalardan kurtulmak tamamen bizlerin elinde.

Evet, biyolojik yapımıza, evrimsel mirasımıza ters bir hamle yaptığımız için ilk başta büyük bir zihinsel efor ve çaba gerekiyor. Ama unutmayın ki hayat, gerçekten henüz yaşanmamış senaryolar üzerine harcanmayacak kadar kısa, tahmin ettiğimizden çok daha değerli. Beynimiz bizi korumak adına o %95’lik hayali senaryoları üretmeye devam edecek; bunun önüne geçmek basit görünebilir ama uygulaması zordur.

Bir dahaki sefere içinizdeki o yoğun endişe dalgasına kapılmadan önce, bu yazıda konuştuğumuz çözümleri kendinize ufakça hatırlatın: Korkuları yazı diline dökmek (özellikle büyük korkularınızı), sadece kontrol alanımıza odaklanmak ve içinde bulunduğumuz anı yaşayabilmek. Araştırmalarımı yaparken rastladığım ve beni çok etkileyen o güzel cümleyle sözlerimi noktalamak istiyorum:

“Unutmayın ki gelecekteki olası fırtınalar için, bugünün güneşini kaçırmaya asla değmez.”

Gelin, biz de bugünün güneşini kaçırmayalım. Hayatımızdaki çoğu korku, emin olun yaşam kalitemizi düşürecek ya da bugünü daha az değerli yaşamamıza sebebiyet verecek kadar önemli değiller. Bunun önüne geçebilmek, o ilk adımı atabilmek tamamen bizim elimizde. Ben bu yayınlarda sizlere ufacık bir kapı aralıyor, bir ilk adım atabilmeniz için bilgiyi sunuyorum; geri kalan tüm uygulama süreci tamamen sizde bitiyor ve işin en zor kısmı da bence kesinlikle bu.

Bu haftalık da bu şekilde olsun. Umarım sizler için yararlı, keyifli ve farkındalık dolu bir yayın olmuştur. Bir sonraki bölümde en kısa sürede tekrar görüşmek üzere efendim. Kendinize çok iyi bakın, sevgiyle kalın, hoşça kalın.

Join 41 other subscribers

Referanslar

LaFreniere, L. S., & Newman, M. G. (2020). Exposing worry’s deceit: Percentage of untrue worries in generalized anxiety disorder is high and predicts symptom reduction. Behavior Therapy, 51(2), 323–334. https://doi.org/10.1016/j.beth.2019.07.003

Rozin, P., & Royzman, E. B. (2001). Negativity bias, negativity dominance, and contagion. Personality and Social Psychology Review, 5(4), 296–320. https://doi.org/10.1207/s15327957pspr0504_2

Cleveland Clinic. (2023, Mayıs 1). Amygdala. https://my.clevelandclinic.org/health/body/24894-amygdala

Wikipedia contributors. (2026, 15 Temmuz). Negativity bias. In Wikipedia, The Free Encyclopedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Negativity_bias

Tüm Bölümlere Anında Ulaşın

Yayınlara İstediğiniz Platformdan Erişebilirsiniz :

Leave a Comment